SEVGİLİ YAMYAM
Günümüzde bile çok sevilen politikacıları, devlet başkanlarını, toplum liderlerini, gençliğin idolü olan pop şarkıcılarını ısıra ısıra canlı canlı yemek isteyenler çıkabilir.
Halil Dilek
Sevgi ve cinayet ilk bakışta bir arada olamaz gibi görünse de biraz derinlere inildikçe ruhun arkeolojisini yaptıkça ‘sevgi eşittir cinayet’ bile denilebilir bir noktada. “Sana olan sevgim o derece yoğun ve güçlüydü ki ey sevgili , sonunda dayanamadım seni öldürdüm ve şimdi de etini yiyorum işte!” ... Peki , peki ama neden ağlıyorum o halde?- eskilerden bir Türk büyüğünün dediğine göre kişi kendisine ağlarmış -Pişmanlık mı duyuyorum? Hayır! kesinlikle hayır! En ufak bir pişmanlık yok içimde. İçimden bir ses bana demişti ki: “onu yani en sevdiğini , uğruna tüm şehri yakacağını yersen onunla bütünleşir “o” olursun. O artık sende yaşar. Unutma ki aşk, iki kişinin bir olmasıdır – içselleştirme, içe atma, özdeşim, oral sadizm(cinsel eylemde nesnenin yutulması)”- Halbuki şimdi nesnemi kaybettim! Tanrım, o artık yok! Aşk nesnesi yitip gitti! (büyüğümüz haklı çıktı).....
Sigmund Freud, Totem ve Tabu adlı eserinde insanlığa dair bir mit ortaya sürer. Bu mite göre oğullarını şiddet uygulayarak kıskançlıkla dışlayan, sürgüne gönderen “ilksel baba” vardır. Kardeşler birleşerek bu despot babayı öldürürler ve etini yerler. Yeni bir düzen kurarken aralarındaki rekabet ve eylemlerinden duydukları suçluluk nedeniyle öldürdükleri babanın yerini almak yerine onu yüceltirler. Yaptıkları eylemin ardından pişmanlıkla gözyaşı döküp yas tutarlar. Öldürülen babanın anısını da bir totem hayvanına aktarırlar.
Eski bir gazete haberinde Paris’te işlenen bir cinayet anlatılıyordu. Sorbonne Üniversitesi’nde edebiyat okuyan Japon vatandaşı İssei Sagawa, sınıf arkadaşı ve sevgilisi Renee Hartevelt’i önce öldürmüş sonra parça parça yemiş. Bir okul ödevi için şiir çevirisi yapma bahanesiyle Hartevelt’i evine akşam yemeğine davet eden Sagawa, genç kadını oracıkta öldürmüş. Cesede tecavüz edip sonra da yemeye başlayan Sagawa kalan kısımları buzdolabında saklamış her çıkarıp yiyeceği sırada fotoğraflar çekmiş. Daha sonra kalan parçaları ormana götürürken yakalanan Sagawa, suçunu itiraf etmiş; İfadesinde kız arkadaşını yemenin “aşkının bir ifadesi olduğunu, sevdiği kişinin varlığını içinde hissetmek istediğini” söylemiş... Tutuklandıktan bir süre sonra akıl sağlığı yerinde değil denilerek akıl hastanesine yatırılmış ve oradayken tedavisine Japonya’da devam etmesi için Tokyo’ya nakledilmiş. Burada da kısa süre sonra akıl sağlığının yerinde olduğu kararı verilerek salıverilmiş. Gerekli belgeleri Fransa’da kaldığı için midir nedir artık bir sebepten Japonya’da yargılanmamış ve bundan sonrasında şöhret basamaklarını hızla tırmanmaya başlamış. En başta tuhaf hikayesini gazetecilere satmış. Afişler , mangalar , birbirinden tuhaf pozlarla fotoğraflar, hakkında yazılmış kitaplar, çizgi romanlar. İşlediği cinayetle popüler kültür ikonuna dönüşen Sagawa, TV programlarına çıkmış, yemek eleştirmenliği yapmış, kitaplar yazmış , çıplak kadın resimleri yapmış hatta erotik filmlerde bile oynamış.....
Bazı Afrika kabilelerinde kabile reisi, kabile tarafından reisliğe getirildiği törende bir güzel dövülürmüş. Sonrasında tapılacak kadar sevilen kişinin bu aynı reis olması ilginç bir durum.
Günümüzde bile çok sevilen politikacıları, devlet başkanlarını, toplum liderlerini, gençliğin idolü olan pop şarkıcılarını ısıra ısıra canlı canlı yemek isteyenler çıkabilir; sevgide ve bağlılıkta aşırı giden bazı kişilerin arasından. Kim bilir kaç insanın zihninden sayısız defa geçmiştir bu türden fanteziler.
Sevginin aşırı halinden veya cinsel sapkınlıktan kaynaklanmayan bir yamyamlık vakası ise ‘Haçlı Seferleri Tarihi’’nde geçmektedir. Haçlılar Kudüs’e doğru yol alırken fethettikleri bazı yerlerde (olaylarla ilgili kaynaklarda Suriye’nin kuzey batısında yer alan Maarra kenti özellikle belirtilmektedir.) yerli insanların etlerini yedikleri bildirilmiştir. Çocukları ve bebekleri mızrakların ucunda kızartarak, yetişkinleri ise kazanlarda kaynatarak pişirip yemişler. Sefer sırasındaki bu yamyamlıkların haberi Papa’nın kulağına gidince Haçlı Reisleri Papa’ya mektup yazarak çekilen açlıktan dolayı buna mecbur kaldıklarını bildirmişler. Fakat bu mazerete dönemin vakanüvisleri pek inanmamışlar, günümüz tarihçileri hiç inanmamışlar. Bazı yorumlara göre sefere Kuzey Avrupa’dan katılan Norman savaşçılarda düşmana korku vermek için düşmanını yeme adeti olabilirmiş. Başka yerli kabilelerde de düşmanının özelliklerini kendi bünyesine geçirmek için düşmanını yeme davranışlarından tarihte bahsedilmiştir.
Hayatta kalma amaçlı bir yamyamlık vakası, 1972’de And Dağları’nda yaşanmış. Düşen uçağın içindeki 45 yolcudan 16’sı 72 günlük çileli mücadeleden sonra sağ kurtulmuş. Kurtarılanlardan bazıları bu çileli mücadeleyi anlatırlarken, mecbur kalınan yamyamlığı Kutsal Komünyon’a benzetmişler.
Yamyamlığın tıbbi amaçlarla kullanıldığı da olmuş. Vücudun çeşitli organlarından yapılan karışımlar şifa amaçlı kullanılmış. Antik Yunanistan’da insan kanının epilepsiye iyi geldiğine inanılırken, 16. yüzyıl İsviçreli hekim Paracelsus’un tarifleriyle insan kafatası tozuyla dizanteri tedavi edilmeye çalışılmış. 17. Yüzyılda İngiltere’de öğütülüp toz haline getirilmiş mumyalar epilepsi ve mide ağrılarında kullanılmış. Bazı tedavilerde asılarak ölen kızıl saçlı bir adamın cesedi gerekiyormuş.
Osmanlı tarihinde de “Hezarpare Ahmed Paşa”’ nın idam edildikten sonra At Meydanı’na asılan çıplak cesedinin, yeniçerilerin “insan yağı mafsal ağrılarına iyi gelir” söylentisini yaymaları nedeniyle parça parça kesilip (hezarpare: bin parça) halka satıldığı aktarılır.
Papua Yeni Gine’deki Fore halkının, Brezilya’nın Amazon yerlilerinden Wari halkının cenaze töreninde ölüleri yedikleri; Azteklerin tanrılarına kurban ettikleri insanların bedenlerini kutsal sayarak yedikleri bildirilmiştir. Afrika’daki kafa avcıları, öldürdükleri düşmanların kafalarını yediklerinde onların yaşam güçlerini kazanacaklarına inanırlardı. Uganda’yı 1970’lerde yöneten diktatör İdi Amin için, siyasi muhaliflerini öldürüp yediği iddiaları vardır. İdi Amin’in iddialar karşısında, insan etini tercih etmediğini fazla tuzlu olduğunu belirttiği de söyleniyor.
Hristiyanlıkta Tanrı’nın bedenlenerek İsa biçiminde çarmıha gerildiğine inanılır. Böylece o, insanlığın günahlarını yüklenerek, selamete eriştiren yolu açmıştır. Bununla alakalı olarak dinler tarihi ve psikolojinin kesiştiği bir yorumda “Tanrı’nın azameti, korkutuculuğu ve insan üzerindeki baskısı o derece artmış, Tanrı ile insan arasına öyle bir mesafe girmiştir ki artık insan ona erişemez olmuştur. Hristiyan teolojisi ise onu aramıza indirip çarmıha gerdirerek bir süre aramızda bulundurtmuştur” denilmiştir. İsa’nın son akşam yemeği olarak bilinen o yemekte ise İsa havarilerine uzattığı ekmeğin bedeni olduğunu, şarabın ise kanı olduğunu söyleyerek etini yiyip kanını içmelerini istemiştir. Evharistiya/Komünyon(kutsal sofra) ayininde ekmek yiyip şarap içilir: “İşte bu etim bu da kanım etimi yiyin kanımı için”. Tabi hristiyan inancındaki bu ayinleşmiş uygulama bir yamyamlığı değil Tanrı ile bütünleşmeyi ifade eder. Yuhanna incilinde İsa, gökten inmiş yaşam ekmeğinin kendisi olduğunu söyler, ‘Yaşam ekmeği Ben’im. Bana gelen asla acıkmaz, bana iman eden hiçbir zaman susamaz.’ 53 “İsa onlara dedi ki: ‘size doğrusunu söyleyeyim, İnsanoğlunun bedenini yiyip kanını içmedikçe, sizde yaşam olmaz. 54 Bedenimi yiyenin , kanımı içenin sonsuz yaşamı vardır ve ben onu son günde dirilteceğim. 55 Çünkü bedenim gerçek yiyecek, kanım gerçek içecektir. 56 Bedenimi yiyip kanımı içen bende yaşar, ben de onda. 57 Yaşayan Baba beni gönderdiği ve ben Baba’nın aracılığıyla yaşadığım gibi, bedenimi yiyen de benim aracılığımla yaşayacak. 58 İşte gökten inmiş olan ekmek budur. Atalarınızın yedikleri man gibi değildir. Atalarınız öldüler. Oysa bu ekmeği yiyen sonsuza dek yaşar.” 59 İsa bu sözleri Kefarnahum’da havrada öğretirken söyledi.(Yuhanna 6:53-59)
Yumurtadan çıkan Tanrı, küçültülerek cebe konup cepte taşınan Tanrı gibi “Tanrı’yı yeme(Teofaji)” fikri de insanlık tarihinde teoloji, mitoloji ve antropolojide yer edinmiş bir kavramdır. Zaten putperestliğin özünde olan, ilahi varlığın/varlıkların fiziki bir nesneyle özdeşleştirilmesine aşinayız. Burada ek olarak bir de bu türden nesnelerin yenilmesi ile ilahi olanla bütünleşme arzulanmış olmalı.
İslam Tarihindeki Dört Halife döneminin menkıbelerini konu alan Menakıb-ı Ciharyar-ı Güzin adlı eserde yazdığına göre, Hz. Ömer’in en çok güldüğü hadise şu imiş: Hz. Ömer henüz putperest iken helvadan putlar yaptıklarını, bu putlara taptıklarını ve uzun seferlere yolculuklara gittiklerinde acıkınca bu aynı putları çıkarıp yediklerini anlatmıştır. En çok ağladığı şeyi ise kız çocuklarının diri diri gömülmesi olarak bildirmiştir Hz. Ömer. Zaten dönem de cahiliye dönemi diye yer almıştır İslam kaynaklarında.
Kimi zaman Marquis de Sade’ın saçma sapan sadistliklerini bile mumla aratacak cinsten cinayetlere konu olmuş yamyamlığı kimi zaman bir inancın kutsallıklarında yüceltilmiş metaforlarda gözlemlemekteyiz. Bazı yerde vahşetin en kaba görüntülerinde, bazı yerde insanoğlunun hayatta kalma reflekslerini uyandıran çileli mücadelesinde görürüz onu; ama hepsinde ortak olan, ağzın ve dişlerin aktif biçimde kullanımıdır. Hem gerçek yamyamlıkta hem de temsili olanında. Bu da bize insan zihninin sembolleştirme yeteneğini gösteriyor, ayrıca yemeyi çeşitli düzeylerde sapkınlıklardan ritüellere kadar bambaşka anlamlarda buluşturmuş oluyoruz.






Benzer Haberler
SEVGİLİ YAMYAM
SEVGİLİ YAMYAM
GÖLGEDE KAVRULANLARIN ERİYİP GİDEN SİLUETLERİ
ÇİFTÇİ İLE ÇOBANIN EBEDİ SAVAŞI
EVİM OCAĞIN TEPESİ
"BİR AYRILIK BİR YOKSULLUK BİR ÖLÜM"
BAŞLANGIÇTA SÖZ VARDI
AT EŞEK VE OİDİPUS