İŞ MAKİNELERİNİN BÜYÜSÜ
Makinelerin hidrolik tıslamaları, motorun içten gelen homurtuları, metalin gacır gucur çıkardığı sesler iş makinesini biraz daha canlılığa yaklaştırır, onu adeta modern zamanın ejderhasına dönüştürür.
Halil Dilek
İş makinelerini( buldozer greyder, forklift, kepçe, tünel açma makinesi vs.) çalıştıkları, iş yaptıkları esnada seyretmeyi çok severiz. Her ne kadar milli hobimiz diye niteleyenler olsa da iş makinesi seyretme etkinliğine başta Akdeniz Ülkeleri olmak üzere dünyanın pek çok yerinde rastlamak mümkündür. İtalyanca’da bunu tanımlayan bir terim bile varmış ki aynı ülkeden şantiye kenarlarında düzenlenmiş alanlarda sıralı sandalyelerde oturmuş olanı biteni izleyenlerin(ağırlıklı olarak orta yaş ve üzeri erkekler) görüntüleri de yayınlanmaktadır.
O kepçenin her çakıl, moloz, kum, taş vb malzemeyi alıp kamyon damperine dolduruşunda hissettiğimiz hazzı bir başka duyumsarız. O sarı ekskavatörleri, şantiye alanında saatlerce seyretmenin ardındaki tuhaf hipnotik çekime kolayca kapılırız. Hatta kimileri kendinden geçecek derecede haz duyduğu halde, bunu dışa yansıtmak toplum içinde pek normal karşılanmayacağından, ölçülü görünmeye azami derecede dikkat eder bir yandan. Tabi böyle anlarda o seyirci topluluğunu dikkatle incelersek eğer, topluluktaki her bir kişinin yüzüne yayılan derin tebessümü müşahede etmenin yanı sıra fiziksel ve ruhsal rahatlamaları, gevşemeleri, adeta dertlerin kederlerin bir bir dökülüşünü de izler gibi oluruz. Bu esnada huşu içerisinde ruhsal ve manevi arınmanın meydana geldiğini, ancak insan psikolojisinin gizemli yanlarına ilgi duyanlar fark ederler. Evet ruhsal bir arınma da eşlik eder o büyülü izlenceye, o iş makinelerinin kutsal temaşasına.
Sosyal medya paylaşımlarında, çeşitli forumlarda ve eğlence amaçlı sözlüklerdeki tanımlara baktığımızda, mizahi bir toplumsal alışkanlık gibi görünse de, aslında kökleri insanlığın en eski inanç biçimi olan “Animizm(canlıcılık)” e kadar uzanan mistik ve spritüel bir ayinin modern tezahürü olabilir bu seyredişler. Bilindiği üzere animizm, doğadaki her nesnenin – bir taşın, bir nehrin ya da bir dağın -bir ruhu, iradesi ve bilinci olduğunu savunur. Modern insanlar her ne kadar “Rasyonel” olduklarını iddia etseler de, bir kepçenin veya greyderin karşısına geçtiklerinde bilinçaltlarındaki kadim arketipler devreye girer. Ayrıca animistik inanışlarda toprak, can veren ve can alan kutsal bir rahimdir. Toprak cansız ölü bir nesne değil “Ana”’dır , “Toprak Ana”. İş makinesinin yaptığı şey, bu kutsal ve el değmemiş kumaşa doğrudan ve sert bir müdahaledir. Makine toprağın altındaki gizemi(kaosu) açığa çıkarır, orayı yıkar, düzleştirir ve yeni bir form vererek yeniden yaratır. Bu, kozmik yaratım ve yok oluş mitlerinin gözümüzün önünde sergilenen canlı bir simülasyonudur. İnsan, doğanın şekillendirilişini izlerken aslında tanrısal bir gücün mikro ölçekteki taklidine tanıklık eder.
Makinelerin hidrolik tıslamaları, motorun içten gelen homurtuları, metalin gacır gucur çıkardığı sesler iş makinesini biraz daha canlılığa yaklaştırır, onu adeta modern zamanın ejderhasına dönüştürür. Demir pençe toprağa saplanır, duvarları kayaları paramparça eder. Sıradan, can sıkıcı evren duraklar ve animistik evren başlar. İşte bu evrende meditasyon gerçekleşir. Şamanın davulu vardır ve o davula vurup ritimler eşliğinde ulumalarla, çeşitli hayvan sesleri çıkarıp, döngüsel hareketlerle kendini ve izleyenleri transa sokup, ruhlar alemiyle bağ kurar; işte buradaki bağla benzer şekilde iş makinesi seyretme eylemi de bir nevi “seküler meditasyon” diye nitelendirilebilir. Bu durumda iş makinesi operatörlerini de modern zamanların şamanlarına benzetebiliriz.
Davranışçı ekolün önemli temsilcilerinden B. F. Skinner, “Bilim ve insan davranışı” adlı eserinde Descartes’ın ve 17. yüzyıl Avrupa’sının mekanik şahsiyetlerinin psikolojiye bakış açısını nasıl etkilediğini anlatmaktadır: “Davranış canlıların başlıca özelliğidir. Onu hemen canlılıkla birlikte tanımlarız. Hareket eden herhangi bir şey canlı demeye adaydır. Özellikle hareketin bir doğrultusu varsa ve çevreyi değiştirme amacı güdüyorsa. Kukla hareket ettiği zaman canlanır, hareket eden ve duman çıkaran idoller hayranlık uyandırır. Robotlar ve diğer mekanik yaratıklar sadece hareket ettiklerinden dolayı bizi eğlendirirler. Çizgi film animasyonunun etimolojisi de bir anlam ifade eder. Makineler sadece hareket ettikleri için canlı imiş gibi görünür. Kazı makinelerinin efsanevi büyüleyiciliği vardır. Sadece ilkel insanların onları canlı zannedebileceğine inanırız, ancak bir zamanlar onları hiç birimiz bilmiyordu. 19. Yüzyıl şairleri William Wordsworth ve Samuel Taylor Coleridge buhar makinesini gördükleri zaman, Wordsworth insanın onun hayat ve iradeye sahip olduğunu düşünmemesinin pek de mümkün olmadığını gözlemlemiştir. “Evet” dedi Coleridge, ‘tek amacı olan bir dev’”
İnsan davranışını taklit eden mekanik bir oyuncak refleks hareketi dediğimiz teoriyi gündeme getirmiştir. 17. Yüzyılın ilk yarısında bazı özel ve kamu bahçelerine eğlenme amacıyla hareket eden figürler yerleştiriliyordu. Bunlar hidrolikle hareket ettiriliyordu. Bir bahçeden geçen genç bir bayan kamufle edilmiş bir döşemeye basar. Bu bir valfi açar, bir pistonun içine su dolar ve korkunç bir figür çalılıkların arasından fırlayıp bayanı korkutur. Rene Descartes bu figürlerin nasıl çalıştığını biliyordu ve onların canlı yaratıklara ne kadar benzediğini de. Bir hidrolik sisteminin çalışma tarzının bir diğerini de açıklayabileceğinden yola çıktı. Bir uzvu hareket ettiren kas şişer. Belki de bu beyindeki sinirlerden gelen bir sıvıyla dolduruluyordu. Vücudun yüzeyinden beyne uzanan sinirler, valfleri açıp kapayan ipler olabilirdi.....(Modern Psikoloji Tarihi, Duane P. Schultz ve Sydney Ellen Schultz)
Descartes bu açıklamayı hayvanlara daha çok yakıştırdı, ancak belki de dini baskılar sebebiyle “akıllı yaratık” için başka bir yaklaşım getirecekti. Ancak bir sonraki aşama olan “insanın bir makine” olduğunu söyleyen tam olgunlaşmamış bir öğretiye geçmek uzun sürmedi. Öğreti popülerdi, çünkü çarpıcı metafizik ve teorik imalar içeriyordu.... “İnsan benzeri” icatlar günlük hayatımızın bir parçası olmuşlardır. Kapılar bizi görüp açılmaktadır. Asansörler komutlarımızı hatırlayıp doğru katta durmaktadır. Mekanik eller taşıyıcı kayış üzerinden bitmiş ürünleri kaldırabilir. Başka makineler çok okunaklı mesajlar yazabilmektedir. Mekanik veya elektrikli hesap makineleri insan matematikçiler için çok zor ve zaman alıcı olan denklemleri çözebilmektedir. Kısacası insan makineyi kendisine benzeterek icat etmiştir. Ve bunun sonucunda, canlı organizma benzersizliğini bir nebze yitirmiştir. Makineler artık bizi atalarımızı korkuttuğu kadar korkutmamaktadır. Aynı zamanda canlı organizmanın nasıl çalıştığı hakkında daha fazla bilgi edindik ve onun makine benzeri özelliklerini daha iyi görebiliyoruz. (Modern Psikoloji Tarihi, Duane P. Schultz ve Sydney Ellen Schultz)
Yüzyıllardır hep bir korku, “makinelerin canlanıp insanlığı ele geçireceği korkusu” devam ede gelmiştir. Günümüzde yapay zekanın ve robotik sistemlerin gelişimiyle insandan ayırt edilemeyecek insan benzeri varlıkların peşinden büyük bir tutkuyla koşuyor teknoloji şirketleri ve bilim insanları. İnsan zihnini taklit eden dijital ruh diyebileceğimiz varlıklar ortaya çıktı. Descartes’ın, et ve kemikten oluşan insan makinesine ruhu koyması(düşünce sisteminde) gibi günümüzde de Yahudi folklorundaki “Golem” e ya da daha çok ortaçağ simya geleneğindeki “Homunculus” a benzer şekilde yaratım hayalleri bilim ve teknolojiye yön vermekte. Golem’de toprak/çamur artı mistisizm var. Kilden yapılan insan biçimli varlık, alnına yazılan veya ağzına konan İbranice kutsal kelimelerle canlandırılmak istenir. Homunculus’ta insanın biyolojik yapıtaşları ve simya devreye girer. Ortaçağ simyacıları(özellikle Paracelsus) insan spermi, kan ve organik maddeleri laboratuvar ortamında (rahim işlevi gören şişelerde) etkileşime sokarak küçük bir insan(Homunculus) yaratmaya çalışmışlardır. Modern dünyada çamur yerini silikona ve metale; sihirli sözcükler veya simya formülleri ise yerlerini matematiksel algoritmalara ve satırlarca kodlara bırakmıştır.
Üniversite yıllarımda, askerlikte kendisine emanet edilen topun, tankın fotoğraflarını çekip bunları daha sonra üniversite okuduğu şehirde kaldığı yurt odasındaki dolabın iç kapağına yapıştıran kişiler gördüm. O devasa savaş aracı mekanik canlılar için “o benim bebeğim, o benim ilk sevgilim” ifadelerinin kullanımına şahidim. Düşünsenize paletlerin bakımı yapılıyor, kollar pistonlar yağlanıyor, yakıt ve mühimmat dolduruluyor, arazide inanılmaz kabiliyetler sergileyen makinemiz hedefe doğru yönelip onu tam isabetle vuruyor: buuuum! Greyderin kardan kapanmış yollarda o karları küreyerek ilerletişindeki hipnotize edici seyrin zevkini çoğumuz tatmışızdır. Ya dinamitle patlatılan kayalık alandan fırlayan koca koca kayaların havada uçuşuna ne demeli?
İçimizdeki o kırsal adamı, o Enkidu’yu öldürmeyelim. Modern zamanlarda yaşasak da gözlerimiz temaşa istiyor, ruhlarımız hareket, aksiyon ve tabi doygunluk istiyor. O harekete olan tutkumuz en basitinden dağdan yuvarlanan kayanın yuvarlanışını, kar kütlelerinin harekete geçip çığ olarak düşüşünü(kimseye zarar vermemesi koşuluyla) saniye saniye izlemedeki coşkun ruhaniyeti bilmeliyiz. En nihayetinde, şantiye tellerine tutunup ekskavatör izleyen insanlar sadece bir inşaatı seyretmiyor; modern dünyanın tam göbeğinde, farkında olmadan ilkel bir dürtüyle cansızın canlanışını, gücün ve ritmin o ruhani ayinini deneyimliyorlar.






Benzer Haberler
GEÇMİŞİ ÖZLEMEK
GÖBEK BAĞI KESİLDİ AĞIT İPİ VERİLDİ
İŞ MAKİNELERİNİN BÜYÜSÜ
CASUS ATLAR
BİR BİZDEN BİR VIZDAN (TARLAYA TUZ EKENLER)
“Denizli leblebi üretimi fasonculuğu geçemez!”
Cevizde sıcak stresi
BAY GHOST