GÖLGEDE KAVRULANLARIN ERİYİP GİDEN SİLUETLERİ
Mezopotamya’da güneş , sadece bir gök cismi değil ; her şeyi gören , her şeyi duyan ve yazın sıcaklarında her günkü görkemli yürüyüşünde her şeyi ağır ağır sindiren mutlak bir hükümdardır.
Halil Dilek
O günlerde termometreler gölgede 52-53 dereceleri gösteriyordu... - Aman yarabbi aman töbe! Senden korkmayan kafirdir! , -Ey kudretli yaratan! Neden bize bu eziyet? Hikmetinden sual olunmaz amma biz fırında çörek miyiz? Tandırda kuzu muyuz? Kendi kuzuna bile acımadın ona çarmıhı reva gördün. (“İşte dünyanın günahını ortadan kaldıran Tanrı Kuzusu!” (Yuhanna 1:29) Vaftizci Yahya'nın İsa'yı işaret ederek onu nitelediği ad: “Tanrı Kuzusu”) Bize mi acıyacaksın? , -Sus sus çarpılacaksın lo gabrak! Hiç Allah'ın işine karışılır mı? Tırrek! , sen aciz bir kulsun , kulluğunu bil de kapa çeneni!... İşte bazı kahvehanelerde geçen muhabbetler böyleydi ; sinirler bozulmuş , “Tırrekler” , “Gabraklar” , “Lavuklar” havada uçuşuyordu.
Mezopotamya’nın sönmeyen ateşinin bağrında , kızıllıklara bürünmüş Diyarbakır Şehri’nin , acıyı tandır ekmeğine katık edip sabah öğle akşam kursağına indiren , ciğeri kanlı dertli insanları o yaz delirmemek için çabalıyorlardı. Nasıl çabalamasınlar ki daha dün , Ulu Caminin minaresi dibinde amele çömelişi tarzında oturup etrafında halka olmuş ihtiyarlara ; ilahi , gazel , kaside terennüm etmekte iken minarenin kurşundan yapılmış aleminin sıcaktan eriyerek kütleler halinde başına düşmesiyle can veren “Mele Şeyhmus’ u toprağa vermişlerdi. Baş tacı ettikleri o yüce adamcağızı , o büyük alimi “zalim güneş” ellerinden almış tüm şehri yasa boğmuştu.
Mezopotamya’da güneş , sadece bir gök cismi değil ; her şeyi gören , her şeyi duyan ve yazın sıcaklarında her günkü görkemli yürüyüşünde her şeyi ağır ağır sindiren mutlak bir hükümdardır. Bu topraklarda gölge , serinlik vaat eden bir sığınak değil , hükümdarın insafına kalmış cılız bir varlıktır. Öyle ki , eskiler güneşin tam tepede olduğu o dehşetli vakitlerde gölgelerin bile korkudan kısaldığına , küçüle küçüle kuyruğunu kıstırıp kaçan ürkmüş bir köpecik gibi sahibinin ayaklarının altına saklandığına inanırlardı.(fizikteki optik yasalarına ironik bir gönderme)
Ravilerin bildirdiklerine göre Mardin’deki Deyr-ul zaferan Manastır Kompleksi’nin henüz Süryanilerce manastıra dönüştürülmeden evvelki halinde , yani henüz Güneş Tapınağı iken etrafında gizemli bir zümre zuhur etmiş vaktin birinde. “Gölgeciler” denilen bu zümreden olanlar ruhlarını şeytana satıp güneş yerine karanlığa tapınmaya başlamışlar. Gündüz vaktini kutsal güneşe ibadetle geçirmek yerine , bundan böyle geceleri karanlığın demonik güçlerine ibadet etmeyi alışkanlık haline getirmişler. Bu ibadet biçimi hızla yayılıp bölgede epey bir taraftar toplamış ki zaten güneşe de kendilerini yakıp pişirdiği için kızgınlık peyda oluvermiş git gide. Böylece güneşin kavurucu zulmünden kaçıp ruhlarını ve kavruk bedenlerini karanlığa teslim etmişler. Ancak güneş , kendine tapınılmamasından , her gün yeryüzüne gönderdiği ışınlarından derilerin kararıp kurumamasından hoşnut kalmamış. Gökyüzündeki o devasa , kanlı gözünü aşağıya öyle bir dikmiş ki ; artık gece bile toprak soğumaz , kayalar karanlıkta bile çıtırtıyla çatlamaya devam eder olmuş. Tigris Nehri kurumuş Hevsel Bahçeleri sararıp kuru otlar yığınına dönmüş , hatta yöredeki birçok noktada yangınlar çıkmaya başlamış. Açık tenli kimi insanların yüzleri yavaş yavaş silinir olmuş.
Tigris kıyısında bir köyde yaşayan , halk arasında “Kör Gözlü Kahin Mirşad” adıyla maruf (gözlerini güneşe dikip sonra boşluğa doğru çevirip kısmak suretiyle oluşan renk girdabından mistik görüngüler , vizyonlar vehmetmek , böylece de gelecekten haber almayı umma alışkanlığı gözlerinin ferini söndürmüştü ) ulu zat , bir öğle vakti köyün ortasındaki kurumuş kuyunun başında dikilmiş. Çevresine toplanan , terden elbiseleri vücutlarına yapışmış , nefesleri alev saçan ahaliye seslenmiş: Kardeşlerim , evlatlarım! Güneşin yakıcı ateşi gökten gelmez. O , toprağın altında yani kalbimizde barındırdığımız nilüfer altı bataklığında saklı hırslarımızın , zehirli duygularımızın ve kadim tanrılara ettiğimiz ihanetin bir yansımasıdır. Onu vuramazsınız , ona ulaşamazsınız. Çünkü o , aslında bizim kaçmaya çalıştığımız kendi gölgelerimizin içinde saklıdır.
Köyün en atak , en cesur , gözü pek ve yüreği hınçla dolu genci Baran , kahinin sözlerine kulak asmamıştı. O , tıpkı çok eski zamanlardaki bazı insanlar gibi , güneşin akşam olunca bir yerlere çekilip uyuduğuna inanıyormuş. Şafak vakti de yardımcıları onu görkemli arabalarıyla taşıyıp göğe yükseltiyorlarmış. Bu inancın da etkisiyle bir gece yarısı , babasının yadigarı meşhur Şam çeliğinden yapılma kocaman bıçağını kapıp yollara düşmüş. Güneşin sabah ilk doğduğu yeri , o kızıl dağı bulup , gün daha ağarmadan “uyanmamış güneşi” uykusunda yakalayıp boğazlamaya karar vermiş.
Baran , dağın zirvesine vardığında şafak söküyormuş. Güneş , ufkun ardından bir canavarın altın sarısı dişi gibi yükselirken , Baran bıçağını o ilk ışığa savurmuş. – Nemrut hikayesinde Nemrudun yüksek bir kulenin tepesine çıkıp güya Tanrı’yı öldürmek maksadıyla bıçağını savurması gibi. Hatırlanacağı üzere o hikayede Tanrı , Nimrod’un(Nemrut) bıçağının ucuna balığı göndermişti de balığın kanına bulanmış bıçak onu “Tanrı’yı öldürdüm” zannıyla kibre ve azgınlığa daha da sürüklemişti. Halk arasında balığın buradaki görevinden ötürü Tanrı tarafından: “bundan sonra sana ve soyuna bıçakla kesilerek ölüm yok” denilerek övüldüğü anlatılır. Bundan dolayı da mutfak tezgahlarımıza gelen balıklar zaten can vermiş biçimde gelir – Fakat garip bir şey olmuş : Bıçak ışığı kesmemiş , aksine ışık bıçağın içinden geçip Baran’ın kendi gölgesini delip geçmiş. Baran o an dehşetle fark etmiş ki ; güneş yükseldikçe kendi gölgesi kısalmıyor , aksine toprağın derinliklerine doğru eriyip akıyor. Gölgesi toprağa karıştıkça , Baran’ın sefil bedeni de şeffaflaşmaya başlamış. Güneş onu vurmamış , onu kendi ışığının içinde eriterek yeryüzünden silmiş. O günden sonra köylüler , öğle sıcağında garip sesler duymaya başlamışlar. Rüzgarın şiddetlenip ses çıkardığı vakitler “barrraannn barrrnnn braannn boraaannn brnnn burrrnnn” gibisinden karışık , korkutucu ve bozulmuş sesler duymuşlar bir süre. Kavurucu rüzgarın , aslında Baran’ın ve onun gibi güneşe kafa tutanların “serinlik” diye sayıklayan ruhları olduğunu anlamışlar.
Derler ki İran coğrafyasından çıkıp Ortadoğu’yu etkisi altına alan , oradan da ta Roma İmparatorluğu’nun göbeğine kadar uzanıp , bu büyük imparatorluğun uzun yüzyıllar boyunca resmi dini olan “Mitraizm” in ünlü “Mitra” heykel ve kabartmalarında , Tanrı Mitra’nın başından etrafa yayılan o ikonik güneş ışınları sadece ışık değildir ; onlar aynı zamanda , güneşe ulaşmaya çalışırken eriyip giden mızrakların , okların ve insanların siluetleridir. Baran da bunlardan birisidir. Bugün bile , o boğucu pis nemin içinde ansızın beliren seraplarda , ellerinde ok-yay , kılıç , mızrak ve tüfekle güneşe nişan alan gölgeler görülür. Ama onlar asla mızrağı oku fırlatamaz , kılıcı kesici delici silahlarını savuramaz , tetiği çekemezler. Çünkü güneş de okyanus gibidir , aldığını vermez verdiğini almaz ; güneşin altında duran her canlı , onun tarafından ağır ağır pişirilen bir kurbandır.
Unutulmamalıdır ki ; güneşten kaçanlar sonunda ona yem olur , ona kafa tutanlar ise onun ışığında eriyip buharlaşarak adsız birer rüzgara dönüşürler. Bizim ve bizimki gibi coğrafyalarda yaşayanların yazgısı bu: güneşin ve gölgenin altında kavrulmak , ışığın içinde yok olmak.






Benzer Haberler
GÖLGEDE KAVRULANLARIN ERİYİP GİDEN SİLUETLERİ
ÇİFTÇİ İLE ÇOBANIN EBEDİ SAVAŞI
EVİM OCAĞIN TEPESİ
"BİR AYRILIK BİR YOKSULLUK BİR ÖLÜM"
BAŞLANGIÇTA SÖZ VARDI
AT EŞEK VE OİDİPUS
DİLLERİNİ DOLAŞTIRDIK Kİ BİRBİRLERİNİ ANLAMASINLAR
MUTLULUĞU ARAMAK