Telefon
WhatsApp
             GEÇMİŞİ ÖZLEMEK

      Halil Dilek

       "Depresif bir ruh halinde olduğumuz için geçmiş bize hep asr-ı saadet gibi geliyor." Bu sözü, hangi tarihte hangi gazetede okumuştum hatırlamıyorum fakat,  bir psikologla yapılan röportajın alt başlığı olduğunu hatırlıyorum. Herhalde bu cümlenin, sadece bireysel bir hüznün ifade edilişi değil, insan psikolojisinin en kadim illüzyonlarından birine parmak basış olduğunu söylersek yanlış olmayacaktır.  Evrensel bir gelenek olmuştur “Altın çağ” anlatıları.  Dinlerde, milletlerin tarihlerinde olduğu gibi fert fert her birimizin kişisel tarihlerinde de bu böyledir.  Eskiden mutluyduk (mutluydum), eskiden şöyle iyiydik (iyiydim) böyle iyiydik (iyiydim), bir zamanlar fırtınalar estirirdik (estirirdim) ve saire ve saire. Bunun yanı sıra ilksel olana, en saf olana dönüş arzusu da var. Tabi fizikteki entropi ilkesini de düşünmek gerekir. Sürekli bir bozulma çözülme hali. İslami literatürde “Kevn-ü fesad” denilen, oluş ve bozuluş hallerini ifade eden terim de evrenin gittiği noktayı hatırlatır bize.

     E peki ne oldu da hoş zamanları  yitirdik? – yitirdik mi acaba? Dediğimiz,  zannettiğimiz gibi miydik acaba? - Geriye dönük iyimserlik olmasın bu sakın. İçinde bulunduğumuz anın ağırlığı arttıkça, zihinlerimiz nefes alabilecek güvenli bir liman arar. Bu güvenli liman genellikle “geçmiş”tir. Hepimiz severiz nostaljiyi,  dini ve milli topluluklar da sever. E  biraz da bu yüzden vardır zaten destanlar,  efsaneler, kıssalar; tarihler, günlükler,  eski şarkılar şiirler vb. Erkeklerin bitmek bilmeyen askerlik anılarını anlatma sevdasına bir bakın. Yüz ifadeleri değişiyor,  ses tonları neşeli bir ciddiyete geçiyor. Nasıl da dünyayı yeniden kurarcasına bir edaya,  bir şevke bürünüyoruz   (buna, yat! Kalk! yerde sürün! emirlerini ve patates soyup bot boyamayı da dahil edebiliriz). Zaten her anlatış dünyayı yeniden kurma anlamına da geliyor bir nevi. Zaman yeniden üretilir, dekor oluşturulur, kişiler( ölü ya da diri fark etmez) yerlerine konur. Askerlik anısında,  mitlerde, destanlarda,  her çeşit öyküde bunu yeniden ve yeniden tecrübe ederiz.  Geçmişi hafızaya her çağırışımızda,   anıları dile her getirişimizde,  geçmişi  özleyişimizde; adeta tüm evreni olağanüstü bir “yapısöküme” uğratıyoruz öncelikle. Sonra yeniden  inşaya girişiyoruz.

        Şimdiyi düşünürken belirsizliklerle dolu bir kaosun içinde bulabiliriz kendimizi. Karar vermemiz gereken meseleler, sorumluluklar vardır ve bunların duygusal yüklerini taşırız sırtımızdaki çantada. Buna karşılık geçmiş,  olup bitmiştir (yapısöküm girişimlerine rağmen). Tüm sorular cevaplanmış, her şey belirlenmiş;   bundan dolayı da olumsuz duygusal yükler önemli ölçüde azalmıştır.  Geçmişin nasıl sonuçlanacağını bildiğimiz için zihnimiz orayı güvenli bir oda gibi algılar.

      Geçmişin “saadet devri” gibi düşünülmesinin bir nedeni de çocukluk ve ilk  gençlik dönemlerindeki görece sorumluluk yokluğudur.   Geçmiş günler daha güzeldi;   çünkü faturaları ödemiyorduk, bütün yük ebeveynlerdeydi, insan ilişkilerinde kalbimiz bu denli kırılmıyordu. Ayrıca geçmişi kutsamak, bugünün acılarını hafifletmek için kullandığımız bir anestezi görevi de üstlenmektedir. Zamanla kurduğumuz ilişki ve bununla beraber bazı inanç sistemleri de geçmiş, şimdi ve geleceği nereye oturtacağımızı belirleyebilir. Bilindiği üzere Doğu’nun mistik dinlerinde, Batı düşüncesindeki lineer tarih ve zaman düşüncesi yoktur. Özellikle Hint tasavvurunda zaman döngüseldir. Her son yeni bir başlangıcı beraberinde getirir. Döngüsel zaman anlayışında  geçmiş,   geride kalmış ve bitmiş bir tozlu sayfalar bütünü değil de; geleceğin bir önizlemesidir. Budizm ve Hinduizm gibi dinlerde acı ve reenkarnasyonla dolu sürekli doğum-ölüm döngüsü(varoluş çarkı) yani “Samsara” dan kurtulup “Nirvana” ya ulaşmak hedeflenir.

      Ömer Hayyam’ın penceresinden bakarsak geçmiş, çoktan mühürlenip kaldırılmış eski bir defterdir. Hayyam’ın konumuza damga vuran ve günümüze güçlü biçimde uzanan mısrası “dem bu demdir”. Mevlana’ya kulak verdiğimizde yine bu minvalde bilgece sözlerle karşılaşıyoruz.  Fakat işte insan doğası bu ; geçmişi allayıp pullayıp önümüze koyuyoruz. Dün dünde kalmadı cancağızım. Hem yeni şeyler söylemeye de mecalimiz yok.  Hiç birimiz iflah olmayız böyle. Bu gerçeği her ne kadar biliyor ve kabul ediyor olsak da,  o eski günlerin burnumuzda tüten hayalleriyle avunuyoruz. Arafta kalmış insanın trajedisidir izlediğimiz seyirlik oyun. Ne oraya aitiz ne buraya, ne dündeyiz ne bugünde.

Anasayfa Reklam Alanı 1 728x90

0 Yorum

Henüz Yorum Yapılmamıştır.! İlk Yorum Yapan Siz Olun

Yorum Gönder

Lütfen tüm alanları doldurunuz!

300 X 250 Reklam Alanı

Reklam

300 X 250 Reklam Alanı

Yazarlarımız

Denizlİ Nöbetçi Eczaneler

Anket

Sidebar Alt Kısım İkili Reklam Alanından İlki 150x150
Sidebar Alt Kısım İkili Reklam Alanından İlki 150x150

E-Bülten Aboneliği