EVİM OCAĞIN TEPESİ
Antik Mısır’dan beri gelen , “ölümden sonraki yaşam” ve ölülerin dünyası ile yaşayanların dünyasını bir arada tutma arzusu , İslami dönemde de kabir ziyaretleri ve ölülerle hemhal olma davranışlarıyla birleşerek devam etmiştir.
Halil Dilek
Geçmişte , fakir bir adam tanımıştım. Fakir , gururlu , öfkeli ve deli dolu bir adam. Hanımı hep geçim darlığından şikayet eder dururdu , o ise halinden memnun olmasa da tuhaf tuhaf sözler bulur durumu geçiştirirdi. Günlerden bir gün pastoral bir ortamda , tam da karşıdaki tepelikte yer alan mezarlığın manzarasına karşı yan yana durmuş etrafı izlerlerken hanımı yine konuyu açtı: - Bey , bizim neden evimiz yok? Bizim de bir gün evimiz olsa fena mı olurdu? Fakir adam karşıdaki mezarlığı göstererek : - “Benim evim ocağın tepesi” dedi.... Burada ölüm kastedilerek ve ölümün herkes için eşitleyici özelliğinden dolayı evi olan ya da olmayan herkesin birer evinin(mezar veya toprağın altına bir şekilde girmek , kaçınılmaz son) olduğu manasını çıkarabiliriz.
İlginç bir teselli cümlesi doğrusu. Teselli cümlesi diyorum , çünkü adam da kiradan kiraya evden eve taşınmaktan bıkmış usanmıştı aslında. Zaman zaman da yeni bir vecize bulmuşçasına “ev sahibinin bir evi var , kiracının ise yirmi evi var” derdi. Yokluk işte , insanı türlü türlü edebiyat kokan ifadelerin mucidi yapıyor. Çilekeş Anadolu kadını diye tabir edilen kadınları ne ölçüde yatıştırıp teskin etmiştir bilinmez bu minvaldeki sözler ama günümüzün değer yargılarıyla donanmış yeni insan profillerine bu sözcüklerle cümle dahi kurulamaz herhalde. Zaman akar , devir değişir , insanların temel ihtiyaçları için duydukları kaygılar aynı kalır. Başımı sokacak bir dört duvar olsaydı der , kendi evine sahip olmayanlar. Ev sahibi olamayıp varlıklı bir hayat sürdüremeyenlere tavsiyem , edebi metinlere odaklanıp varsa da yetenekleri vecize üretim işine girişmeleri.
Fakir adamımızın özgün teselli cümlesine dönelim. Evin , ocağın tepesinde olması ne anlama geliyor acaba? Ocaktan kasıt tepedeki mezarlığın kıyısında bulunan türbe mi yoksa? Ziyarete çevrilmiş türbede yatan ulu kişi “İbrahim Baba” adıyla maruf bir alevi babası. Alevilikte de inanç önderlerinin veya ermiş kişilerin evlerine veya mezarlarına “ocak” denmekte. “Ocaklı” denilen taife ise onların soylarından gelenler -şifacı aileler için de aynı tabir kullanılıyor-. Fakir adam , çocuklarından birinin adını İbrahim Baba’ya nispetle İbrahim koymuştu. Bu davranışını , hanımına söylediği sözle birlikte düşününce ‘ocak’ tan kastının İbrahim Baba Ziyaret türbesi olduğunu anlıyoruz. Hem çocuğuna verdiği isim hem de ulu kişiye duyduğu sevgi , saygı ve hürmeti son derece hoş bir kültürel etkileşim olarak değerlendirebiliriz. Belki ev alamadı fakat gönüllerde ev kurdu bu teselli sözüyle. Tıpkı “Ey mevsim! Ey kefenim! / Rimbaud benim koltukevim.” dizelerinin hissettirdiği gibi.
Sözümüze başka bir yönden yaklaştığımızda ise Türk kültüründe ocağın ne ifade ettiğine bakabiliriz. ‘Ocak’ , içinde ateşin de yakıldığı ailenin yaşadığı yer , yuva anlamlarına geliyor. Şamanizmin karakteristik özelliklerinden ateşin kutsallığı eve de , yaşanılan yurda da yansımış ; onun sönmemesi gibi yuvaların da sönmemesi arzulanmıştır “sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak”.
Ocağın üstündeki mezar fikrini tersine çevirdiğimizde ‘mezarın üstündeki ocağa’ erişiriz (Yalçın Küçük kitaplarında sıkça karşılaştığımız ‘çapraz düşünme(Lateral Thinking) tekniğine bir örnek). Aşağıda ölüler yukarıda evler , evlerin üstünde çanak antenler , önünde asılı çamaşırlar , mutfakta ise ocağın üzerindeki çaydanlıkta fokur fokur kaynayan çay. Mezar evler , hem ölülere hem dirilere hizmet vermekte.
Mısır’daki mezar üstü evlerden meşhur Seyyah İbn-i Battuta , seyahatnamesinde bahsetmiştir. Mezarlıkta ölülerle birlikte ölünün üzerinde yaşayan , konut ihtiyacını bu şekilde gideren kalabalık bir insan topluluğunu gözlemlediğini ta o zamandan(1326 yılında) bildirmiştir....
İbn-i Battuta’nın hayranlık ve şaşkınlıkla anlattığı , Kahire’nin doğusunda yer alan ve günümüzde “Ölüler Şehri (Medinetü’l-Mevta)” olarak bilinen bu bölge , İslam mimarisi , defin gelenekleri ve sosyo-kültürel yaşamın kesiştiği , dünyadaki en sıra dışı mekanlardan biridir.
Bu yaşam alanına , orada yükselen görkemli yapılar nedeniyle “Karafe” de denilmektedir. Memluk ve Osmanlı dönemlerinde anıtsal kubbeli türbeler eklenmiştir. Memlüklerin büyük emirleri , Sultanları ve varlıklı aileler buralara sadece kendileri için mezar yapmamış ; yanına cami , medrese , tekke , sebil gibi yapılar inşa ettirmişlerdir. İbn-i Battuta , bu mezarlıkların sadece ölülerin gömüldüğü kasvetli yerler olmadığını , aksine canlı birer yaşam , ibadet ve sosyal etkileşim merkezine dönüştüğünü gözlemleyerek aktarmıştır.
Tabi bu yapılar tasarlanırken Firavunlar dönemi Mısır inançlarının mirasının da işin içine girdiğini söyleyebiliriz. Antik Mısır’dan beri gelen , “ölümden sonraki yaşam” ve ölülerin dünyası ile yaşayanların dünyasını bir arada tutma arzusu , İslami dönemde de kabir ziyaretleri ve ölülerle hemhal olma davranışlarıyla birleşerek devam etmiştir. Battuta şu sözleri de söylemiştir: “Karafe , eşi benzeri görülmemiş bir ihtişama sahiptir. Buradaki mezarların üzerine kubbeler yapılmış , etrafları duvarlarla çevrilmiştir. Tıpkı birer ev gibi inşa edilen bu yapıların içine güzel kokulu bitkiler dikilir. İnsanlar Cuma gecelerini ve bayramları buralarda geçirirler ; mezarlık adeta büyük bir pazar yerine döner.” İnsanlar burada konaklar , Kuran tilavetleri yapılır , fukaraya yemekler dağıtılırdı.
Mısır'daki bu gelenek , alışılagelmiş toprak mezar anlayışından çok farklıdır. Buradaki komplekslerin içinde ölülerin gömüldüğü yeraltı mahzenleri (mezar odaları) bulunur. Ancak yer üstünde tıpkı bir ev gibi odalar , avlular , su kuyuları ve mutfak alanları yer alır. Sufilerin halvete çekilip dünyadan elini eteğini çekmek için de sıklıkla kullandıkları mekanlar olmuştur buradaki mezarlar.
Şehbenderzade Filibeli Ahmed Hilmi’nin , “Amak-ı hayal” adlı eserindeki ilginç ve gizemli karakter ‘Aynalı Baba’ da , bir mezarlıkta , tuhaf yapılı bir kulübede yaşamaktaydı.
- Yüzyılın ortalarından itibaren ölüler şehrinde ikamet , ekonomik ve demografik bir zorunluluğa dönüşmüştür. Kahire’nin aldığı göç , konut krizleri ve yoksulluk nedeniyle bugün yüz binlerce insan (bazı tahminlere göre milyona yakın) bu tarihi mezarlarda yaşamaktadır. Günümüz sakinleri , antik mezar odalarının üzerindeki odalara televizyon kurmakta , elektrik ve su hatları çekmekte ve böylece Kahire’nin en sıra dışı canlı ve bir o kadar da hüzünlü yerinde “yaşayan mezarlıkta” yaşamlarını sürdürmektedir.
Ev , mezar , “mezar ev” , “ev mezar” , “evüstü mezar” , “mezarüstü ev” ; kelimelerle oynayabildiğimiz kadar oynayalım. Fakat ne kadar oynarsak oynayalım anlaşılan o ki , yine de insan zihninin yaşamda tekabül ettiği gerçekliklerle tam bir örtüşme sağlayamayız. Avunuyoruz , avutuyoruz hiçbir şey yapamasak bile bunu yapabiliyoruz. Zaten hayat can sıkan durumlardan kaçmayı başarabilecek kısalıkta ve sonuç olarak evren bizim evimizdir.






Benzer Haberler
EVİM OCAĞIN TEPESİ
"BİR AYRILIK BİR YOKSULLUK BİR ÖLÜM"
BAŞLANGIÇTA SÖZ VARDI
AT EŞEK VE OİDİPUS
DİLLERİNİ DOLAŞTIRDIK Kİ BİRBİRLERİNİ ANLAMASINLAR
MUTLULUĞU ARAMAK
Atilla Sezener: “Rahat bırakılmalı”
DOĞA DURUMU