Telefon
WhatsApp
 CİNLİ DERE HİKAYELERİ

        Halil Dilek

          Amanos Dağları'nın gizemli vadilerinde yer alan köylerde cin hikayeleri çokça anlatılır. Bu dağların doğu yakasında bulunan İslahiye İlçesine bağlı Çerçili , Arfalı ve Kabaklar Köylerinde  biri Çerçili ile Arfalı'nın arasındaki Arfalı mezarlığının yanından geçen; diğeri ise Çerçili ile Kabaklar'ın arasındaki  Kabaklar mezarlığının tam karşısından geçen iki “cinli dere” bulunur. İki dere de kışın bir süre akıp yılın geri kalanında kuru dere yatağına dönüşür. Amanoslar’ın eteklerinde kurulu bu köylerde eskiden beridir “iyi saatte olsun” lara karışma” öyküleri anlatılagelmiştir. Cin, peri, mezarlık, define arayışı gibi korku ve serüven anlatıları  hem derin ürpertiler hem de büyük bir merak uyandırmıştır buralarda yaşayan insanlarda. 1940’lı Yılların ortalarında bir gün Arfalı’dan Çerçili’ye gelin götüren bir atlı kafilesi yola çıkmış. Tam da kurumuş dere yatağının ortasından geçerken  evdeki hesap çarşıya uymamış; sakatlanan atlar, yürüyemeyen atlar derken hava kararmış ve kendilerini o “tekinsiz vakit” dedikleri uğursuz saatin içinde buluvermişler. Ne geri dönebiliyor ne de ilerleyebiliyorlarmış. Üstelik de adamakıllı korkmuş haldeyken, az ötedeki tepelerden gelen davul zurna sesleriyle korkularına bir de şaşkınlık eklenmiş.

       Sese doğru seğirtip yürümeye başlamışlar ki az önce hareket yeteneğini kaybeden yayalar ve atlar gayet normal biçimde ilerlemeye başlamışlar. Gizemli bir güç tarafından çekiliyormuşçasına kafile, dere yatağının da kaynağını bulduğu vadiden, tepeler arasında eskiden bağ olarak kullanılmış sonraları terk edilmiş bir düzlüğe doğru çıkmışlar. Çıkmışlar ki bir de ne görsünler : İnsan kıyafetlerine  bürünmüş düzinelerce köpek iki ayak üzerinde el ele (pati patiye) tutuşmuş davul zurna eşliğinde halay çekerek ortadaki ateşin etrafında dönüyorlar. Ortalığı inleten davul zurnaları çalanlar da köpekmiş. Ateşin başında da tıpkı padişah veya kral tahtını andıran gösterişli bir tahtta bağdaş kurup oturmuş simsiyah bir keçi varmış. Keçi ortadaki tahtında oturmuş, sanki bir hükümran gibi bu garip töreni yönetiyormuş.

       Tüm bunlar olurken, köylülerin atları huysuzlanıp kişnemeye başlayınca ateşin başındaki garip görünümlü keçi başını çevirip kafileye bakmış. Korkudan ne yapacağını bilmeyen köylüler,   halayın yöneticisi korkunç keçinin gök gürültüsünü andıran buyurgan sesiyle :   “İsteyerek veya istemeyerek buyruğuma uyun! Düzenlediğim şölene dahil olun!”    diyerek kendilerini davet edişine kayıtsız kalamamışlar; Onlar da: “Tabi efendim isteyerek geldik ve dahil olduk” dedikten sonra köpeklerle kol kola (pati kola) girip başlamışlar oynamaya halay çekmeye. Zaman ilerledikçe hükümran keçinin emriyle masalar kurulmuş ortaya çeşit çeşit içkiler,   kızarmış etler,  fındık fıstık,  çerezler çıkarılmış; herkes yemiş içmiş gönlünce eğlenmiş. Saatler ilerleyip tan kızıllığına yaklaşılmışken “Hükümran Keçi”  bizim köylüleri çağırmış ve demiş ki: “Yedik, içtik, eğlendik, güldük, coştuk, mutlu olduk (gerçi siz biraz korktunuz,  olsun o kadar da). Bunun kime ne zararı var? Sefalar getirdiniz, şeref verdiniz. Geç oldu artık,  varın yolunuza gidin. Ha unutmadan şunu da kulaklarınıza küpe edin “hayatın kaba zevklerini sakın ihmal etmeyin,  dünyaya bir defa geliyorsunuz”.

       Hükümran Keçinin söylevinin ardından emrindeki küçük keçiler ile köpekler,  köylülerin sıra sıra badem ağaçlarına bağlı atlarının heybelerini altın, mücevher ve parayla doldurup köylülerin ceplerine de fındık fıstık koyuvermişler.  Dönüş yolunda tuhaf olaylar silsilesi yine peşini bırakmamış köylülerin. Bu defa da gelini atının terkisinde götüren damat korkuya kapılmış. Çünkü atın adımları ağırlaşa ağırlaşa en sonunda duruvermiş. Önden giden kafile de iyice arayı açmış. Zavallı damat,  merakının korkusuna galip gelmesiyle kafasını arkaya çevirince yeni bir doğaüstü vakaya şahitlik etmiş: Gelinin üstündeki gelinlik yerde uzayıp giden ve gittikçe beyazdan griye dönüşen kaya kütlesi olmuş; kütlenin damada epey yaklaşmış kısmına denk gelen  gelinin yüzü de kayboldu kaybolacak halde,  insan teniyle taş arası bir şeymiş. Yarı yarıya taşlaşmış attan atlayıp, bağıra çağıra diğerlerinin yanına can havliyle varan damadın anlattıkları karşısında aklını yitirecek duruma düşen köylüler güç bela kendilerini,  atlarını ve damadı Arfalı’ya ulaştırabilmişler. Günlerce kendilerine gelememişler fakat her zaman olduğu gibi merak yine korkuyu yenmiş, gidip önce atlarının sırtında bıraktıkları heybeleri ve o gün giydikleri ceketlerin ceplerini yoklamışlar. Bakmışlar ki altınlar, mücevherler ve paralar soğan kabuğuna dönüşmüş, fındık fıstıklar ise Keçi gübresine dönüşmüş. Daha da meraklanan, hayretten hayrete düşen köylüler dağdaki düzlüğe bakmaya gitmişler; ortada, yaşanan korkunç olaya dair herhangi bir belirti de yok ama sadece damadın gelini yitirdiği yerde yırtık pırtık gelinlik parçalarına rastlamışlar. Ortadan kaybolan zavallı gelinin yerinde de beyaz-gri arası kocaman bir kaya kütlesi görmüşler. Bundan böyle buraya “Gelin Kayası” adı verilmiş.

 

       Çerçili Köyü’nden Urfalı Elif, 1980’lerin sonlarına doğru bir  yaz  gecesinde,  köy evinin dış duvarlarına beş altı metre kadar mesafedeki tuvalete giderken gördüğü manzara karşısında önce donakalmış dili tutulmuş  ardından kendine gelemeden nasıl olduysa, kocası korkusuz dağ adamı Arif’ i bağırtıyla yardıma çağırmış. Arif,  tek kırma av tüfeğini kapıp  dışarı çıktığında kendisi de o korkunç görüntüyü görmüş: Evin sırtını yasladığı dağ eteğinin kayalık kısmında uca doğru, büyük bir kayanın( doğal oluşum olarak kaya öyle biçimlenmiş ki bir oturağı veya tahtı andırıyor) üzerine bağdaş kurup oturmuş simsiyah bir keçi gözlerini dikmiş şimdi de karı kocaya bakıyor. Karı koca kendilerini merdiven basamaklarına nasıl attıklarını bilmeden hızlıca merdivenlerden çıkarak, hemen üst kattaki oturma odasına  koşmuşlar. Daha önceleri hayatının ilk gençlik yıllarında da cinlerle karşılaşmış olan Arif,  “anamdan doğalı böyle şey görmedim” diyerek kendisinden hiç kimsenin beklemediği korkunun ufak tefek emarelerini sergilemiş. Sergilemiş sergilemesine ama, neden sonra koşmuş çıkmış kontrol etmeye o tuhaf yaratığı. Bakmış ki yerinde yeller esiyor bağdaş kurup oturan keçinin. Her şey olması gerektiği gibi yani. Zaten birkaç gündür akşamları,  evin sırtını dayadığı makilik tepeden geldiği belli olan taşlar tuvaletin karşısındaki kalın gövdeli dut ağacına çarpıp duruyordu. Seslere ürken ev ahalisini yatıştıran evin reisi ve Elif’in kocası Arif,  tek kırma av tüfeği ile el fenerini alarak o günlerde etrafı ne kadar kolaçan ettiyse de atılan taşların kaynağını bulamamıştı. Herhalde köylülerin korkutma amaçlı yaptıkları muzır şakalardan biridir deyip geçmişlerdi. Şimdi ise her şey belliydi.  

 

     İrdeleme:

  • Bağdaş Kuran Keçi : Karar veren, hükmeden, bölgenin sahibi adeta. İkonografide yarı insan yarı keçi biçiminde gösterilen “Baphomet” , popüler kültürde Şeytan veya “Lucifer” ile ilişkilendirilmiş hatta o olduğu söylenmiştir. Okültizmde ve ezoterik öğretilerde ise düalist bir yaklaşımla zıtlıkların dengesini (erkek-dişi, aydınlık-karanlık, insan-hayvan, sıcak-soğuk, siyah-beyaz vb gibi) temsil eden bir sembol olarak görülür. Ayrıca Yunan mitolojisindeki yarı insan yarı keçi biçimindeki şekilsiz çirkin Tanrı “Pan”  , Olimpos Dağı’nda ikamet eden tanrılar tarafından kovulmuş ( The Exiled God ) sürgüne gitmiştir.

         Pan  kırların, ormanların, çobanların ve sürülerin tanrısı olarak bilinir. İnsanların karşısına aniden çıkıp korkuttuğu için de “Panik” kelimesi onun adından kökenini almıştır. Bazen de ani ve beklenmedik çığlıklarıyla korku yaratırdı. Günümüzde de kullanılan “Pan flüt” isimli enstrümanı ilk olarak onun çaldığına inanılmıştır.

       Köylü kızı  Elif , hayatında okul yüzü bile görmemiş dolayısıyla ikonografi bilmez. O tarihte evinde televizyon da yok ki Lucifer’li film izlesin.

          İsviçreli Psikiyatr  Carl Gustav Jung,  “İnsan ve Sembolleri” adlı kitabında arketipleri anlatırken,  muayenehanesine getirilen küçük bir kız çocuğundan   bahsetmiştir: 8-10 yaşları arasındaki bir kız çocuğu, babasına Noel hediyesi olarak kendi çizimleriyle süslediği bir rüya defteri armağan eder. Kızın babası, bu çizimlerdeki ve rüyalardaki tuhaf, yaşından büyük sembolleri fark edince defteri incelemesi için Jung’a getirir. Kız çocuğu bu rüyaları gördüğünde ve çizdiğinde henüz hiçbir din, mitoloji ya da felsefe eğitimi almamıştır. Ancak defterdeki resimler, insanlık tarihinin en eski ezoterik ve mitolojik sembolleriyle doludur.

  • Köpeklerin Düğünü: Evrenin oluşumundan önceki kaos ve evrensel yaşamın akışı sırasında meydana gelen düzensizlik halleri, tersine dönmüşlük ( hayvanın insana hükmetmesi ).
  • Gelinin Taşa Dönüşmesi : İnsan hayatındaki geçiş dönemlerinde (düğün, doğum,  ölüm vb) korumasız insanların kötü ruhlar,  cinler,  iblisler vb tarafından mühürlenip mekana hapsedilmesini simgeler.

    Not:  Bu tür kayalar Anadolu’nun pek çok yerinde hala “Gelin Kayası” olarak adlandırılır ve yanından geçerken dua okunması öğütlenir. Gelinliğin eteklerinin dağa dönüşme motifi,  yukarıda adı geçen köylerdeki cin hikayelerinde mevcut olsa da bahsedilen bölgede belli bir “gelin kayası” veya “gelin dağı” bulunduğuna dair herhangi bir malumatım yoktur.

Anasayfa Reklam Alanı 1 728x90

0 Yorum

Henüz Yorum Yapılmamıştır.! İlk Yorum Yapan Siz Olun

Yorum Gönder

Lütfen tüm alanları doldurunuz!

300 X 250 Reklam Alanı

Reklam

300 X 250 Reklam Alanı

Yazarlarımız

Denizlİ Nöbetçi Eczaneler

Anket

Sidebar Alt Kısım İkili Reklam Alanından İlki 150x150
Sidebar Alt Kısım İkili Reklam Alanından İlki 150x150

E-Bülten Aboneliği