Telefon
WhatsApp
ÇİFTÇİ İLE ÇOBANIN EBEDİ SAVAŞI

Halil Dilek

         Adem'in çocukları Habil ile Kabil'in (Tevrat’ta “Kayin” olarak geçiyor) kavgası Yahudi kutsal metinlerinden Tevrat'ta şöyle anlatılmıştır:

 “1 Adem karısı Havva ile yattı. Havva hamile kaldı ve Kayin'i doğurdu. “RAB' bin yardımıyla bir oğul dünyaya getirdim” dedi. 2 Daha sonra Kayin' in kardeşi Habil’ i doğurdu. Habil çoban oldu , Kayin ise çiftçi. 3 Günler geçti. Bir gün Kayin toprağın ürünlerinden RAB’ be sunu getirdi. 4 Habil de sürüsünde ilk doğan hayvanlardan bazılarını , özellikle de yağlarını getirdi. RAB Habil’i ve sunusunu kabul etti. 5 Kayin’le sunusunu ise reddetti. Kayin çok öfkelendi , suratını astı. 6 RAB Kayin’e , “Niçin öfkelendin?” diye sordu , “Niçin surat astın? 7 Doğru olanı yapsan , seni kabul etmez miyim? Ancak doğru olanı yapmazsan , günah kapıda pusuya yatmış  , seni bekliyor. Ona egemen olmalısın.” 8 Kayin kardeşi Habil’e , “Haydi , tarlaya gidelim” dedi. Tarlada birlikteyken kardeşine saldırıp onu öldürdü. 9 RAB Kayin’e , “Kardeşin Habil nerede?” diye sordu. Kayin , “Bilmiyorum , kardeşimin bekçisi miyim ben?” diye karşılık verdi. 10 RAB , “Ne yaptın?” dedi , “Kardeşinin kanı topraktan bana sesleniyor. 11 Artık döktüğün kardeş kanını içmek için ağzını açan toprağın laneti altındasın. 12 İşlediğin toprak bundan böyle sana ürün vermeyecek. Yeryüzünde aylak aylak dolaşacaksın.” 13 Kayin , “Cezam kaldıramayacağım kadar ağır” diye karşılık verdi. 14 “Bugün beni bu topraklardan kovdun. Artık huzurundan uzak kalacak , yeryüzünde aylak aylak dolaşacağım. Kim bulsa öldürecek beni.” 15 Bunun üzerine RAB , “Seni kim öldürürse , ondan yedi kez öç alınacak” dedi. Kimse bulup öldürmesin diye Kayin’in üzerine bir nişan koydu. 16 Kayin RAB’bin huzurundan ayrıldı. Aden bahçesinin doğusunda , Nod topraklarına yerleşti. (Yaratılış 4:1-16)

         Uygarlık tarihine baktığımızda , avcı-toplayıcı dönemden tarıma ve dolayısıyla da yerleşik yaşama geçişle birlikte Tanrı tasavvurunda , inanç ve ruhaniyette büyük dönüşümlerin yaşandığını görürüz. Doğayı merkeze alan çok tanrılı sistemlerden , antropomorfik(insan biçimli) ve gök merkezli tek tanrılı sistemlere geçilmiştir.  Animizm , şamanizm totemcilik gibi doğa dinlerinde ve inanç sistemlerinde ağaç , nehir , dağ , taş , rüzgar gibi nesnelerle hayvanların birer ruhu olduğuna inanılırdı. Totemcilikte bazı hayvanlara özellikle saygı duyulurdu. Tarım toplumuna geçişle bereket ve “Toprak Ana” kültleri oluşmuş , doğurganlığı temsil eden  “Ana Tanrıça” figürleri ön plana çıkmıştır. Önceleri avın başarılı geçmesi umuduyla ruhlara , tanrılara veya benzer güçlere kurbanlar sunulurken artık hasadın bereketli olması için tanrılar memnun edilmeye çalışılmış onlara kurbanlar sunulmuştur. Dünyanın pek çok yerinde tarımla alakalı tanrılar/tanrıçalar meydana çıkmıştır.  Çoban tanrı diye de anılan Sümer tanrısı Dumuzi(Tammuz) , bereket tanrıçası İnanna ile evlenmiştir.

         Dağlarda yaşayan çoban köylülerin , ovada yaşayan çiftçilerin bulunduğu köy , kasaba ve şehirlere akın akın indiklerini ve sonra döndüklerini görürüz. Ovada işini bitiren , ticaretini yapan köylü tekrar dağına çıkmaktadır. Tabi bu gidiş gelişler sırasında kavgalar , sürtüşmeler , savaşlar da yaşanmaktadır. Ekili arazilerin çiğnenmesi , hayvan sürülerinin ekinleri yiyip  bağlara bahçelere zarar vermesi gibi tatsızlıklar günümüzde bile sık sık yaşanmaktadır. Saban ile sürü arasındaki rekabet...

        Fernand Braudel’ in hacimli eseri “Akdeniz ve Akdeniz Dünyası”’ nda geçen ifadelerde bu hareketlilik ,  “Transhümans” coğrafi terimiyle ifade edilmektedir.   Braudel , Akdeniz’i anlatırken öncelikle bölgenin coğrafyasından , dağlarından , dağda oluşan insan kaynağından ve fazlasından , bataklıkların kurutulmasından , dağ ve ovalar arasındaki insan ve hayvan trafiğinden , çeşitli göçlerden , istilalardan bahseder.    Kitaptan bazı pasajlar: ...       “Dağ evine gelince , bu hemen her zaman bir çoban ve hayvan yetiştiricisi evi olmakta ve insanlardan çok hayvanlar için inşa edilmektedir. 1574’de Pierre Lescalopier Bulgaristan dağlarından geçerken “hayvanların ve insanların çok iğrendirici bir şekilde ve kokusuna tahammül edemediğimiz aynı çatı altında” barındıkları köylü evleri yerine “ağaçların altında” uyumayı yeğlemiştir”.....

 “Bir Türk atasözü: Bir yörük herhangi bir yere gitmek zorunda değildir , kıpırdasın yeter.”  ...  “XIII. Yüzyıldan XV. Yüzyıla kadar , Küçük Asya’da çobanların göçebeliği yavaş yavaş dışlanmış , iç yayla ve çöküntü alanlarından temizlenmiş ve yüzyıllardan beri “sağlıksızlığa ve terk edilmişliğe” uğramış , “yazın salgın hastalıkların” alanı , “yarı çöl” çevre ovalara atılmıştır: Kilikya , Pamfilya ovaları , Menderes ve Gediz vadileri. XVI. Yüzyılda Türk yönetimi Yörükleri hizaya getirmekten , hatta toprak vererek yerleştirmekten ve en fazla direnenleri maden ve istihkam çalışmalarına göndermekten veya 1572’den sonra Türk olan Kıbrıs’a sürmekten vazgeçmemiştir”  ...   “Daha önceki dönemlerde , Türk yayılmasının büyük başarılar sağladığı dönemde asla rahatsız edilmemiş olan göçebe Türkmenler , XVI. ve özellikle de izleyen yüzyıldan itibaren Osmanlı valileri ve vergi mültezimleri tarafından ilgilenilen unsurlar olmuşlardır. Osmanlı merkezi için söz konusu olan vergi toplamak , süvariler bulmaktır” ....

        “Dağlarda zengin , varlıklı , haset edilen ve daha da çok alay konusu olan kilise mensupları yoktur , papaz kendi de kuzucukları kadar fakirdir. Buralarda sıkışık kent ağı , yani yönetim  veya kelimenin tam anlamıyla kentler yoktur; ekleyelim ki jandarma da yoktur. Sıkışık , boğucu olan toplumlar; vergi toplayıcı kilisesiyle  , böbürlenen soyluluğuyla ve etkin yargısıyla,  aşağıdakilerdir.”

 Braudel’ in Akdeniz’inden bir başka pasaj: Robert Montagne , Fas Yukarı Atlaslarına ilişkin olarak “fırtınalı bayırlarda kat kat sıralanan ve Atlas dağlarından kaynayan suların yanında yer alan köyler ne şıh ne de halife tanımaktadırlar , bu vadilerde zengin evini fakirinkinden ayırmaya kalkışmak boşuna çaba  olacaktır. Bu dağ kantonlarının her biri bir kurulun yönettiği ayrı bir devlet meydana getirmektedir. Bir düzlükte toplanan , her biri koyu yünlüler giyinmiş ileri gelenler , aralarında uzun süre köy sorunlarını tartışmaktadırlar ; hiç kimse sesini yükseltmemekte ve onlara bakarak başkanın kim olduğunu anlamak mümkün olmamaktadır” diye kaydetmektedir....

         

         Osmanlı’nın yetiştirdiği en önemli aydınlardan ve 19. Yüzyılda büyük işlere imza atmış devlet adamı Ahmet Cevdet Paşa Tezakir-i cevdet adlı eserinde , Fırka-i Islahiye’nin faaliyetlerinden tafsilatlı biçimde bahseder. 1865 Yılında başlayan bu faaliyetlerin içinde , Gavur dağları(Amanoslar , Cebel-i bereket) ile Kozan Dağları başta olmak üzere İskenderun’dan Maraş ve Elbistan’a , Kilis’ten Niğde ve Kayseri’ye , Adana eyaletinden Sivas eyaleti sınırlarına kadar olan bölgelerde dağlarda dağınık biçimde konar göçer yaşam sürdüren insanların ovadaki mevcut yerleşim yerlerine veya yeni kurulacak yerleşim yerlerine getirilip iskan edilmesi de bulunmaktadır. Bu sayede hem nüfus bilinecek , orduya yeni asker kaynağı oluşturulacak , vergiler toplanacak,  bölgedeki haydutluk faaliyetlerine son verilip bölge itaat altına alınacak ; hem de bataklıklar kurutulup ziraat teşvik edilerek tarımsal üretim arttırılacaktı. İslahiye’de yaşlıların anlatımları ile Cevdet Paşa’nın yazdıkları , ufak tefek detaylar dışında örtüşmektedir. Genel olarak aşiretler ve topluluklar sulh yoluyla ikna edilerek ovalara indirilirken , yer yer küçük çapta da olsa silahlı çatışmalar yaşanmıştır. Halk Ozanı Dadaloğlu’nun , “Ferman Padişahınsa dağlar bizimdir” dizesiyle ünlü şiiriyle atıfta bulunduğu olaylar.

          Reşad Ekrem Koçu , “Dağ Padişahları” adlı eserinde “Celali İsyanlarını” anlatırken dağları mesken tutmuş  eşkiyaların  şehir , kasaba ve köylere saldırıp çiftçi , esnaf ve tüccarların mal ve ürünlerini nasıl talan edip çaldıklarından bahseder. Koçu’nun deyimiyle o dönemde Anadolu bir uçtan bir uca hallaç pamuğu gibi çalkalanıp atılmış , huzursuzluk neticesinde zavallı halk göçe (Büyük Kaçgun diye adlandırılmış) zorlanmıştır.

 

        Amanos dağları çevresinde eskilerin anlattıkları hikayelerde geçen “Cebilhanik” karakteri ise sanırım  , dağdan ovaya inmiş görgüsüz ve kaba , her daim aç , oburluğu göze batan , davet edilmediği sofralara bile çöken ve sofradaki yiyecekleri yıldırım hızıyla mideye indiren niteliklerle bezenmiştir. Eskiler sofrada birbirlerine takılmak için , “ Cebilhanik gibi her şeyi sildin süpürdün”  derlerdi. Herhalde bu garip anlamlı isimde , Arapça “dağ” anlamındaki “Cebel” kullanılmış olsa gerek. Bir halk deyişi şöyledir:   “Dağ adamı , hasta eder sağ adamı!”

         Modern zamanlardan (doksanlı yıllardan) bir köylü kavgasına , Elif(çiftçi) ile Deli Meryem’in(çoban) tutuştukları amansız kavgaya bir bakalım. Elif , Amanos Dağlarına doğru yükselen  tepelerin arasındaki bir vadinin kuzey yamacına sırtını dayamış bir köy evinde oturuyor ; yazları bu evin önündeki düzlükte yer alan bahçesinde domates , patlıcan , biber , soğan , fasulye gibi çeşitli sebzeler yetiştiriyordu. Bir nevi çiftçiydi yani. Köylülerin kendisine taktığı lakapla anılan “Deli Meryem” ise tavuk , kaz , ördek gibi kümes hayvanları ve bir miktar da keçi beslerdi. Meryem’in gündelik işleri arasında keçilerin bakımını yapmak , onları dağa doğru sürüp yayılmalarını sağlamak ve gün bitiminde sütlerini sağmak vardı. Bildiğimiz çobandı yani. Deli Meryem , dağa sürüleriyle gittiğinde veya akşama doğru süt sağarken kümes hayvanlarının kontrolünü sağlayamazdı , böylece serbest kalan kazları çevredeki köylülerin ekili dikili alanlarına zarar verirdi.  Yine böyle bir gün Meryem’in kazları Elif’in fasulye ekili bahçesine dalarak , yeni yeni çiçeklenmekte olan fasulyelere büyük zarar vermişti. Bu sırada Elif’in çocuk yaştaki oğullarından en küçüğü kazları uzaktan kovalamak maksadıyla taş attı , şanssızlık sonucu kaz cücüklerinden biri isabet alıp öldü. Meryem akşam üzeri kazlarını kümese alırken cücüklerden birinin eksik olduğunu görüp , komşusu Elif’in bahçesinde fasulye ekili alana gitti ve ölü cücüğü buldu. Bundan sonrasında kızılca kıyamet koptu. Günlerce komşusunun kapısına dayanıp  artık çürüyüp kokmaya başlayan ölü cücüğü elinde sallayıp duran Meryem “paramı isterim , paramı isterim!” diyerek ; arada sırada “bakın jandarmaya giderim çabuk paramı verin bana!” diye de tehditler savurdu. Elif’in , cücüğün değil de kocaman olmuş anaç kaz fiyatından para ödeme tekliflerini de her defasında reddeden , bir türlü sakinleşip uzlaşmaya yanaşmayan Meryem kavgaya doyamıyordu... En sonunda dayanamayıp eline mutfaktaki dahreyi(tahra) alıp dışarı çıkan kentli çiftçi Elif , Meryem’i kovalamaya başladı:

“ Kaçma deli kaçma! Seni bugün bu bahçede öldürür bahçeye de gömerim! (Kabil’in kardeşi Habil'i öldürüp  gömmesini anımsatmıyor mu?!)” .... Tesadüfe bakın ki köyde ziyaret diye anılan türbeye , Deli Meryem o sene  bahçesini tarlaya benzer biçimde kullanarak  binbir güçlükle ekip  büyütüp hasat ettiği buğdaydan taş değirmende öğüterek elde ettiği bulgurdan yaptığı kocaman bir tencere dolusu pilavı götürerek türbe ziyaretçilerine ikram etmişti.  Elif ise tam aksine (yani bitkisel değil hayvansal ürünle) köydeki komşularından satın aldığı  tavuk , horoz,  ördek , kaz (bir iki defa da Deli Meryem’in yetiştirdiği kazlardan almıştı) gibi hayvanları gidip o ulu zat’ın türbesinin önünde kesip pişirip  etraftaki ziyaretçilerle paylaşmıştı. Elif hemcinsi Meryem gibi kıskançlık , hasetlik , kurnazlık, hilebazlık gibi hasletlere sahipti fakat Elif şehirde doğup büyümüştü ve köye yazları üç aylık geçici bir süreyle yerleştiği için Meryem’den daha kıvrak bir zekaya sahipti. Nitekim Elif’in fendi Meryem’i yendi ve neticede Deli Meryem arkasına bile bakmadan korkup kaçtı.

          İnsanlığın kendi güçleriyle tarihi  şekillendirdiği  olaylara baktığımızda   genel olarak , daha fazla tekniğe sahip  daha fazla enstrümanı elinde bulunduran ve şehirlileşmeyle gözü iyice açılan ovalının (hikayemizde çiftçi olarak düşünebiliriz)  dağlıya (onu da çoban olarak düşünebiliriz) üstün geldiğini görürüz. Fakat  yazının başındaki kıssa’nın bize bildirdiği netice tam tersidir , yani Tanrı çobanı sevmiştir ona göstermiştir  teveccühünü. Belki de bunda etkili olan sebep insanoğlunun uygarlaştıkça özünü yitirmesi ; saflığından , Tanrısal  kattan  gelişinden  bir şeyler kaybetmesidir. Nitekim Gılgamış Destanı’ndaki Enkidu’nun ehlileşip insanlaştıkça , yabandaki hayvan dostlarının ondan yüz çevirmesinde de bunu görürüz. Bilgi ağacının meyvesinden yemek , cennetten kovulma sebebi olmuştu daha öncesinde. İbn-i Haldun , “Mukaddime”’ sinde bahsettiği “bedevi-hadari” ayrımında bedevilerden bahsederken saflıklarını , savaşçılıklarını , misafirperverliklerini vurgulamıştır.  Öz niteliklerini kaybetmiş , gözü fazlaca açılmış kentlidense bedeviyi övmeyi tercih etmiştir.

 

 

Anasayfa Reklam Alanı 1 728x90

0 Yorum

Henüz Yorum Yapılmamıştır.! İlk Yorum Yapan Siz Olun

Yorum Gönder

Lütfen tüm alanları doldurunuz!

300 X 250 Reklam Alanı

Reklam

300 X 250 Reklam Alanı

Yazarlarımız

Denizlİ Nöbetçi Eczaneler

Anket

Sidebar Alt Kısım İkili Reklam Alanından İlki 150x150
Sidebar Alt Kısım İkili Reklam Alanından İlki 150x150

E-Bülten Aboneliği