CASUS ATLAR
“Akıl hastalığı, sadece zihnin kendi kendine fısıldadığı yanlış bir fikre inanmasıyla mı başlar? Sıradan bir insan, kendi iradesiyle delirip sonra tekrar normale dönebilir mi?”
Halil Dilek
Sizi hiç atlar takip etti mi efendim? Beni takip ettiler, gözetlediler, kuvvetle muhtemel hakkımda bilgi toplayıp gizli ve karanlık mercilere ilettiler. “Bir at bir insanı gözetler mi hiç?” demeyin sakın! Bilmezsiniz o sinsi yaratıklar başlarını yem torbasına gömer gibi görünüp gizli gizli neler yaparlar öyle? Ah o kahrolası dönem! İnsandan sonra en nefret ettiğim canlılar oldu atlar! Safkan İngiliz atları, Arap yarış atları yetmezmiş gibi mahalle aralarında gezinen sütçü beygirlerinin de gözleri hep üzerimdeydi....
Yaradana hu! Üçler, Yediler, Kırklar aşkına! Kaz Dede, Kurt Dede, Ya İbrahim Sani yetiş imdada! ....
Şimdi Gaziantep şehrinin bakırcılar çarşısından aşağı iniyorum. O da ne? Karşımdan turistleri gezdirme gizli bahanesiyle gelen atlı faytonlar! Fark etmediğimi sanıyorlar ama şu kahverengi olanı sürekli beni kesiyor ve yanındaki türdeşinin kulağına bir şeyler fısıldıyor görüyorum. Eski stadyum(Kamil Ocak) civarına geldim. Of Allah'ım of! Bugün her şey beni delirtmek üzerine mi kurgulandı? Meğer bu gün şehrin düşman işgalinden kurtuluş günüymüş ve kendimi bir kortejin içinde buldum. Askerler, polisler, yakalarına madalyalar iliştirilmiş yaşlı gazi torunları ve bilin bakalım başka neler? Tabii ki de o casuslar. Kortejin içindeki o at kılıklı mı desem at mı desem derin bakışlı hafiyeler yine görev başında. Şehir kurtulmaya kurtulmuş iyi güzel de sinsi bakışlı atların ne işi var kutlamalarda? Onlarsız olmuyor mu? Acaba hangi örgüte çalışıyorlar MİT mi, CIA mı, MI6 mı, MOSSAD mı? MİT ise iyi, bizimkiler sonuçta ve belli ki yanlış istihbarat sonucu bir yanlış anlama olmuştur. Belki de herhangi bir devlete değil de terör örgütlerinden birine bağlıdır bu at hafiyeler. Aradım efendim aradım polisi jandarmayı da aradım gülüp yüzüme kapadılar telefonu. Pes etmedim tabi CİMER’E yazdım anlattım durumu fakat oradan da müspet bir netice elde edemedim. Şüphelerim arttı o zaman, dedim ki bu at örgütünün elemanları bizim devlet kurumlarımıza sızmış olmasın sakın! Eyvahlar olsun o zaman!
Yaradana hu! Üçler, Yediler, Kırklar aşkına! Kaz Dede, Kurt Dede, Yetiş imdada Ya İbrahim Sani Hazretleri!
--- O esnada zaman kayar mekan da boş durmaz o da kayar. Aklımızın ipleri oynar da bu mefhumlar oynamaz mı hiç? Oynar efendim oynar hem de nasıl? 19. Yüzyıl Londra’sında sokaklarda yürüyüşe çıkmış ünlü İngiliz Bilginine bakalım şimdi---
1800’lü yılların sonlarına doğru, Londra’nın o bitmek bilmeyen gri ve sisli günlerinden birinde, Sir Francis Galton çalışma odasında oturmuş çay içerken, insan zihninin sınırlarını düşünüyordu. Kuzeni Charles Darwin gibi o da takıntılı bir gözlemciydi; ama Galton’ın merakı zihnin görünmez kıvrımlarına da yönelikti.
O gün kafasını kurcalayan soru şuydu: “Akıl hastalığı, sadece zihnin kendi kendine fısıldadığı yanlış bir fikre inanmasıyla mı başlar? Sıradan bir insan, kendi iradesiyle delirip sonra tekrar normale dönebilir mi?”
Bunu test etmek için tarihin en tuhaf, en ürpertici düşünce deneylerinden birine girişmeye karar verdi. Ceketini giydi, şapkasını taktı ve sokağa adım atmadan önce zihnine tek bir komut fısıldadı: “Bugün karşılaştığım her canlı, beni gözetlemekle görevlendirilmiş gizli birer casustur. Özellikle de şehirdeki en yaygın ve en sessiz gözlemciler olan atlar. Atlar beni gözetliyor!”
Galton, ünlü Pall Mall Sokağı’ndaki Marlborough House’a doğru yürümeye başladı. İlk birkaç dakika her şey bir oyun gibiydi. Kendisine telkinde bulunuyor, yanından geçen fayton atlarına bakıp içinden “Evet şu siyah olan beni izliyor” diyordu. Ancak zihin, sürekli beslendiği hikayeye inanmaya eğilimli, tehlikeli bir makinedir. Yarım saat geçmeden, oyunun rengi değişmeye başladı. Galton, yoldan geçen bir yük arabasının yanındaki kestane rengi atın, tam yanından geçerken başını hafifçe ona doğru çevirdiğini fark etti. Normalde sıradan bir refleks olan bu hareket, Galton’ın zihninde anında bir kanıt haline geldi. At, onu tanımıştı. Durumu diğerlerine bildirmek için mi kafasını sallamıştı?
Bu yürüyüş tam da deliliğin eşiğinde gerçekleşiyordu. Galton’ın kalbi, hızlı hızlı çarpmaya başladı. Artık atların gözlerindeki o nemli, masum bakışlar yerini soğuk gözetleyicilere bırakmıştı. Bir faytonun arkasında bekleyen iki at, kulaklarını arkaya doğru dikmişti. Kesinlikle fısıldaşıyorlardı. Karşıdan gelen bir süvari atının nallarından çıkan sesler, Galton’a rastgele bir ritim gibi gelmiyordu. Sanki bir mors koduyla onun konumunu arkadaki casuslara bildiriyordu. Atların burnundan çıkan buharlar, soğuk havaya karışırken Galton şüpheyle ürperdi: Bu buharın içinde zihnini bulandıracak bir kimyasal mı vardı?
Galton, bu düşüncelerin kendi başlattığı bir deney olduğunu kendine hatırlatmaya çalıştı. Fakat mantığı, o an sokağın ortasında inşa ettiği devasa paranoya kalesinin altında eziliyordu. Artık sadece atlar değil, at arabalarının üzerindeki sürücüler, dükkan önünde duran centilmenler ve sokak satıcıları da bu büyük komplonun birer parçası gibi görünüyordu. Herkes ona bakıyor, herkes onu fısıldayarak takip ediyordu. Atların o devasa, siyah gözbebekleri sokağın her köşesinden ona çevrilmişti. Galton, Londra’nın en işlek caddesinde yapayalnız ve tamamen kuşatılmış hissediyordu.
Daha fazla dayanamadı. Alnından süzülen soğuk terleri silerek adımlarını hızlandırdı ve kendisini evinin kapısından içeri zorlukla attı. Kapıyı arkasından kilitleyip derin derin nefes aldı. Gözlerini kapatıp zihnine şu yeni komutu verdi: “Deney bitti. Onlar sadece hayvan. Şimdi güvendesin.”
Zihninin eski sakinliğine dönmesi saatler aldı. Galton, bu deneyden sonra insan psikolojisinin ne kadar kırılgan olduğunu dehşetle fark etmişti. Sadece birkaç saatlik bir “rol yapma” çabası, beynini gerçek bir paranoyanın eşiğine getirmeye yetmişti. Daha sonraları bu deneyimini anlatırken, akıl hastalarına karşı empati beslemeye başladığını yazacaktı. Çünkü o gün Londra sokaklarında anlamıştı ki; “Delilik, dışarıdan gelen bir virüs değil, zihnimizin kendi kendine fısıldadığı ve bir kez inandıktan sonra asla susturamadığı o karanlık şarkıydı.”....
Yaradana hu! Üçler, Yediler, Kırklar aşkına! Kaz Dede, Kurt Dede, Ya İbrahim Sani yetiş imdada! ....
Not: Bu kısa öykü, “Modern Psikoloji Tarihi” adlı kitaptaki, Sir Francis Galton'la ilgili kısımda geçen, Francis Galton’un kendi kendisine uyguladığı düşünce deneyinden bahseden kısa bir pasajdan esinlenilerek(tabi biraz da değiştirilerek) yazılmıştır.






Benzer Haberler
CASUS ATLAR
BİR BİZDEN BİR VIZDAN (TARLAYA TUZ EKENLER)
“Denizli leblebi üretimi fasonculuğu geçemez!”
Cevizde sıcak stresi
BAY GHOST
CİNLİ DERE HİKAYELERİ
ÇİFTÇİ İLE ÇOBANIN EBEDİ SAVAŞI
SEVGİLİ YAMYAM